Nazım Hikmet


Bugün 113 yaşına giren Türkiye’nin yetiştirdiği dünyada en çok tanına ve gelmiş gelmiş en büyük 3 şair arasında gösterilen bir yaratıcılık büstü insan Nazım Hikmet. Doğaçlama şiir konusunda herkesi kıskandıracak kadar yetenekli, kelimeleri bir hece duygu eksikliği olmadan en güzel haliyle seviştiren bir aşk adamıdır Nazım. Savunduğu ve ülkesi için doğru olduğuna yürekten inandığı fikirleri adına o çok sevdiği ülkesini içi kan ağlayarak bırakma zorunda bırakılan devrinin anlaşılamayacak kadar ilerisinde devrimcilerindendir Nazım. Geride bıraktığı binleri bulan eseriyle gelecek nesillere bir hazine bırakırken dahi mütevazi olmayı başarabilen, insanın en büyük zaafı kibirle dalga geçebilen bir adam, iyi ki doğdun ve iyi ki senin doğduğun bir ülkede açmışız gözümüzü. Ne kadar vatan haini ilan edilsen de kopamayacak kadar sevdiğin bu ülkede her daim saygıyla eğilerek karalıyoruz sözümüzü;


“Hoş geldin!
Kesilmiş bir kol gibi,
omuz başımızdaydı boşluğun…
Hoş geldin! “

İnsan sevgisini bu denli yoğun, en katı mısrasında bile katıksız bir yaşam ve insan aşkı barındıran ve hayatı bu kadar güzel tasvir eden başka bir şiir var mıdır bilmem;

Sözleri için;

yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, 
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

1947

2

diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini 
biz yine de güleceğiz anlatılan bektaşi fıkrasına, 
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden, 
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. 
yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…

1948

3

bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.

bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
böylesine sevilecek bu dünya
“yaşadım” diyebilmen için…

İyi ki doğdun Nazım, hayallerin, ümitlerin, sevgin ve inandıklarına bağlılığın ile 9 yaşında bir aile meclisinde ilk şiirimi okumaya teşvik eden mavi gözlü dev. Tekrar hoşgeldin, hep var olduğun ve her sene yeniden doğduğun “burjuvazi için doğacaksa gerekirse güneşi bile söndüreceğimiz” bir yaşama. Okuduğum ilk şiirde bana verdiğin bu hayat felsefesi ile hayatın ve sahip olduklarımızın değerinin materyallerden ibaret olmadığını öğrettiğin için ne kadar önünde eğilsem az;

‘delikanlım!.
iyi bak yıldızlara,
onları belki bir daha göremezsin.
belki bir daha
yıldızların ışığında
kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..

delikanlım!.
senin kafanın içi
yıldızlı karanlıklar
kadar
güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
yıldızlar ve senin kafan
kâinatın en mükemmel şeyidir.

delikanlım!.
sen ki, ya bir köşe başında
kan sızarak kaşından
gebereceksin,
ya da bir darağacında can vereceksin.
iyi bak yıldızlara
onları göremezsin belki bir daha…

delikanlım!.
belki beni anladın,
belki anlamadın.
kesiyorum sözümü.

sevmek mükemmel iş delikanlım.
sev bakalım…
mademki kafanda ışıklı bir gece var,
benden izin sana,
sev sevebildiğin kadar.”

Beni şiire ilk başlatan bu adam 5 sene önce bir şeyler karalamaya nail etmişti. Anlayamadılar şiirinde yaşadığı hezeyanlara tanık olup çok üzüldüğünü fark edince içim titremişti. Bir görevdi sanki karşılığında bir şeyler karalamak;

Nazım’a

Sen rahat uyu üstad,
Bil ki var birileri.
Aşk hasreti değil,
Memleket hüznüyle kavrulan.
Belki bir köşe başında gebereceğiz,
başımızdan kan sızarak,
belki de hayattan da ince bir daracağında,
boğazımızdan sıkılarak.

Ama rahat olsun için,
Gemi bu limandan ayrılmadan,
Sevmeyi de öğreneceğiz,
Peşini bırakmamayı da,
İnsanlığımız,
Alçakça bir rüzgarla savrulmadan.

Bizim ülkede,
Geç doğsada güneş.
Doğacaktır elbet!
Karanlık anılara.

Ve sen vatan hainiysen üstad.
Emin ol tek olmayacaksın.
Gurbetlerde,
İt gibi titreyen.
Sessiz bir çığlık olup,
Vatanı terkeden.
Ki duyulur elbet bir gün,
Dizelerdeki saklı çığlığın.
Kafamızdaki ışıklı gecede,
Seni anladığımız yıldızın.

(Nazım Hikmet’in anlayamadılar şiirine itafendir)

22.55 03.11.2007  Çağrı Kaçmaz

Anlayamadılar

biz ince bel, ela göz, sütun bacak için sevmedik güzelim 
gümbür gümbür bir yürek diledik kavgamızda… 
ateşin yanında barut, barutun yanında ateş olasın diye! .. 
rakı sofralarında söylenip, acı tütün çiğnercesine sevdik 
anlayamadilar…

Senin yarın kadar değerli bir hayat yaşayabilmek dileğiyle…

Bunlar da ilginizi çekebilir

Gitmeden yorumunuzu bırakın.


Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.