İstanbul WTA Championships


Biliyorsunuz ülkemiz yaklaşık 10 gün önce dünyanın en büyük tenis organizasyonlarından birine ev sahipliği yaptı. Bu turnuvayı en ön sıralardan öğlen 15.00’den bitene kadar her gün yerinden takip eden bir tenis sever arkadaşım da beni kırmayıp turnuvanın detaylı bir yazısını kaleme aldı. Şimdi o kalemden çıkanlara kulak verelim:

İstanbul WTA Championships, 23-28 Ekim günleri çerçevesinde 6 gün sürmüş başarılı bir organizasyondu bana sorarsanız. Neredeyse her maçı kortta seyretmiş biri olarak, maçlara gelen on binleri yürekten kutlamak isterim. Birkaç aksaklık dışında Sharapova’nın da dile getirdiği gibi “İstanbul” mükemmel bir izleyici tablosu çizdi. Peki, bizi Sharapova’nın deyimiyle “en iyi izleyici kitlesi” yapan neydi? Bence Türkiye’nin tenisi gerçekten sevmesiydi. İlk günden itibaren dinmeyen coşkulu kalabalıktı. Böyle büyük bir organizasyona ev sahipliği yapmanın haklı tutkusu ve gururuydu. Spor faaliyetlerinde kapasitesi 16.500 olan Sinan Erdem Spor Salonu’nda günde ortalama 12.400, finalde 16. 402 izleyici mevcuttu. Gösterilen ilgi ve heyecan geçen senekinden bir adım öndeydi, İstanbul Tenis Cup tarihinde bir rekora daha imza attı.

 

 Türkiye’nin favori oyuncusunun Sharapova olduğu bir gerçek. O sahaya girdiğinde, sayı aldığında kopan alkış bir başkaydı çünkü. Fakat yine de taraf olmayışımız saygıya değerdi. Güzel oyun izlemek için maç içerisinde Sharapova’nın rakibi Stosur’a destek verdik ki; Stosur, Kvitova’nın sakatlanması üzerine gelen (9 Numara) pek de aşina olmadığımız bir yüzdü. Oyunculara dikkatlerini dağıtacak, morallerini bozacak slogan atmadık. Kısacası kaliteli ve sürükleyici oyun izlemek istedik taraf olmak yerine. Bizi iyi izleyici yapan güzel oyunun peşinde olmamızdı, güzel kızın değil.

Her oyun puanında servis atışından önce salonu ayağa kaldırmamız ve basit hatalardan sonra bile alkışlamamız biraz garipti bana sorarsanız. Ama bunu heyecanımıza yoruyorum.

Bir büyük hatamız vardı, o da flaşlı fotoğraf çekimiydi. Her gün değil, her maçın başında uyarı yapılmasına rağmen inat gibi flaşlar havada uçuşuyordu. Oyuncuları mutsuz eden nokta bu oldu ki; Radwanska, Sharapova ve Azeranka federasyona şikâyette bulundular. Hatta Azeranka, Li Na ile oynadığı çeyrek final maçında flaşlı çekimlere tepki göstermek için servis atarken topu sinirli bir şekilde havaya fırlattı.

Şimdi de tenisçileri bireysel olarak ele alalım:

Agnieszka Radwanska, 1.72 boyunda 23 yaşında Polonyalı ve televizyonda göründüğünden çok daha ince bir kız. Sahaya ilk çıktığında nasıl 4 numara olduğuna şaşmadan edemiyorsun. Daha sonra oyununa başlıyor ve çok sağlam bir müdafaa oyuncusu olduğunu anlıyorsun. Baseline’a gelen alçak topları dizlerini yere koyarak karşılaması şaşılacak şey doğrusu. Baseline’a gelen yüksek toplara da zıplayarak vurması da güçlü vurması açısından önem arz ediyor. Uzun bir rallynin ardında file önüne kestiği o muazzam toplarla çok rahat sayı alabiliyor. Çok güçlü hücum oyuncusu değil, ama file önüne akıllı zamanlarda gelmesi ona artı puan getiriyor. Çok sevimli bir yüzü olmasının dışında, Sharapova’ya taş çıkaracak fiziğe sahip. Yüz mimiklerini gizlemiyor aksine sayı kaybettiğindeki öfleyip pöfleyişleri küçük bir çocuk kadar tatlı. İstanbul’da gerçekten sevilen bir oyuncu ve İstanbul’da oynamayı sevdiği Serena’yla oynadığı yorucu yarı final maçından sonra yüzündeki tatlı gülümsemeden belli oluyordu.

Sara Errani’yle Radwanska ile çeyrek finalde oynadığı üç buçuk saat süren maçta tanıştım. İtalyan 25 yaşında 1.64 boyunda atom karınca. Aynı zamanda çiftler kategorisinde Roberta Vinci ile bu sezonu birincilikle kapattılar. Errani; çok hırslı, kendini mükemmel disipline edebilen, hatta Çinli olup olmadığını sorguladığım bir oyuncu. Her vuruşunda “hop hey” diye konsantre oluyor ve kendine kızdığında şöyle bir irkiliyorsunuz. “Döve döve mi eğitmişler?” diye bile sordum kendime. Çeyrek finalde Nadallaşan, Radwanska’nın backhandine baselineda yüksek spinli toplar atmayı taktik haline getiren tehlikeli bir oyuncu. Beni en çok Roberta Vinci ile ödül almaya geldiklerinde de şeker gibi, hatta biraz utangaç bir kadına dönüşmesi şaşırttı.

Li Na’ya gelirsek, 30 yaşında olmasına rağmen çok güçlü ve kondisyonu yüksek bir hücum oyuncusu. 8 numara olarak turnuvaya katılmış olan Asyalı tenisçinin neden daha yüksekte olmadığını merak ettim izlerken. Sonra topu çok fazla dışarı attığını fark ettim. Çeyrek finalde dünyanın bir numarası Azeranka’yı iyi zorladı aslında. Ama hücumdan savunmaya hiç geçmedi, oyunu uzatmayı sevmediği için kesin puanların peşindeydi. Bu nedenle kaybettiğini düşünüyorum. Yoksa baseline’a uzun ve derin vuruşları kusursuz denecek kadar güzel. Fiziği çok düzgün ve güçlü bir kadın, hala ilk sekizde olması ve yıllardır “dünya sıralamasında yer edinmiş ilk ve tek Asyalı tenisçi” sıfatını taşıması saygı duyulması değer.

            Sharapova ise en güzel olması dışında geçirdiği ağır sakatlık ardından çok iyi gelişmiş olan 2 numaralı tenisçi. Ayrıca 1.88 boyuyla turnuvadaki en uzun kadındı. (Belirtmeden edemeyeceğim file dizinin yarısına geliyor.) Turnuvanın favorisiydi ve gördüğü ilgi ve alakadan o da memnundu ki final maçının ardından verdiği röportajda İstanbul seyircisinin kariyerindeki en iyi seyirci olduğunu dile getirdi. Finale kadar çıkan oyuncunun bu sene servislerine çok iyi çalıştığını görebiliyorsunuz. Normalde çok çift hata yaparken bu sene dengeli ve sert servisler atıyor. Artık servis atarken tik olmuş “saçlarını kulak arkasına atma” hareketinden de vazgeçmiş, sadece uzun süre bekliyor, konsantre oluyor ve atışını yapıyor. Onun dışında sıkı bir çalışmadan geçtiği köşeleri çok iyi kullanmasından da belli oluyor. Final maçında da, Serena’nın servislerine iyi return yapabilseydi maçta daha çok kalabilirdi. Sanki çok kolaymış gibi…

 Serena’ya gelirsek: tek kelimeyle şaşılacak bir performansla geçirdi turnuvayı. 31 yaşında olmasına rağmen yıllar sanki ondan hiçbir şey almamış gibi oynadı. Finaldeki o servisler neydi? Sharapova’nın bir servis kırma puanı şansı bile vermedi. Çırağan Sarayı’nda yapılan açılıştaki seksi kadından eser kalmıyordu her sahaya çıktığında. O kadar güçlü ki o insansa sen nesin diye soramadan edemiyorsun. Maçta 199km/h hızla servis attı 31 yaşındaki oyuncu. Finalde final maçı izleyememek üzücü, Serena’nın şovunu izlemek bir ayrıcalıktı. Sharapova’nın oyuna girmesine bile izin vermeyen oyuncu 1 saat 29 dakikada rakibini 6-4 6-3 alt etti.

 

Final maçı çok çekişmeli geçmese de ralliler ve kesmeler ile seyirciye izlemek istedikleri güzel hareketleri vermedi değil :

Bu isteğimiz üzere sitemiz için kaleme alınan güzel ve detaylı için teşekkür ederken birkaç şey de biz ekleyelim. Serena’nın bu görkemli ve rahat galibiyeti Sharapova’nın biraz da olsa 2004’ten beri Serena’yı yenememesinin  getirdiği bir ‘öğrenilmiş çaresizlik’ durumu olduğunu da gözden kaçırmadı. Aynı zamanda mükemmel bir turnuvaya ev sahipliği yapan İstanbul’un da 2020 Olimpiyat Oyunları için büyük bir avantaj yakaladığını düşünüyorum. Çünkü organizasyon Türkiye’de alışık olmadığımız düzeyde mükemmeldi. Yalnız dikkatimi çeken iki konu var biri tenisle biri de ödül töreni ile alakalı; Tenisle ilgili olanı sporcular basit hatalar ile sayı aldığında ve verdiğinde dahi seyircinin tempolu bir alkışa başvurması. Bu hem sporcunun konsantresini hem de oyundan daha iyi verim alabilmesini etkileyen olumsuz bir durum. Tenis kültürünün ülkemizde yeni yeni oturması sebebiyle bu durum çok daha büyük bir sorun teşkil etmedi turnuva boyunca. Zamanla oturacağını düşünüyorum. Diğer konuda ise 2 büyük yanlış var. Birincisi hükümet kanadının her organizasyonda olduğu gibi Wta’da da bir propagandavari bir uygulamaya dönüştürmek için ödül töreninden konuşma yapma çabaları ve alakasız bir durum olduğunun farkında bile olmamaları. Diğeri ise yine böyle büyük ve güzel bir organizasyonun sonunda seyircinin hükümet yetkililerini yuhalaması. Spor için gelinen, spora gönül vermiş ve sporcuların emeği karşılığında alacağı ödül zamanında böyle bir protestonun ne kadar yerinde olsa da gereği ve zamanı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü orası siyaset yapma yeri olmadığı gibi aynı zamanda siyasi sorunları protesto etme yeri de değil. Zamanla ülkemizde sporla siyaset birbirine bağlı olmaktan çıkıp, gerektiği şekilde ayrılıp iyinin ve emeğin ön plana çıktığı günler geldiğinde bunlar da yaşanması gerekenler olarak kalacaktır belki de. Kısacası iyisiyle, kötüsüyle unutamayacağımız biz bıraktı geride 8 kadın ve tenis. En kısa sürede yeni organizasyonların İstanbul ile tekrar sevgili olması dileğiyle…

Bunlar da ilginizi çekebilir

Gitmeden yorumunuzu bırakın.


Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.